Pages

25 Haziran 2010 Cuma

Documentarist

Documentarist-İstanbul Belgesel Günleri 22 Haziran günü başladı ve 27 Haziran'a kadar da devam ediyor.Bu yıl 3.'sü düzenlenen festivalde 35 ülkeden 120'yi aşkın belgesel festival kapsamında gösterime girdi.
Belgesellerin çoğu ödüllü.


Kısa sürede hızla büyüyen, İstanbul'un genç sinema etkinliklerinden DOCUMENTARIST, bu yıl ABD'den Lübnan'a, İsviçre'den Hindistan'a, Arjantin'den İzlanda'ya, İran'dan Kore'ye, Danimarka'dan Fransa'ya 35 ülkeden 120'den fazla filmin oluşturduğu geniş bir programla seyirci karşısına çıkıyor. Özel mercek altına alınan bölgeler ise, Balkanlar, Polonya ve İsviçre.




Festivalin bu seneki tematik bölümleri, dünyanın doğal kaynaklarının tükenişine dair filmlerin yer aldığı Kapitalizm Çıkmazı, sinemacıların kent yaşamına özellikle de metropollere bakışını yansıtan Kent ve Sinema, dünyanın en sorunlu bölgesinin kangren olmuş sorunlarına odaklanan Ortadoğu'nun Fay Hattı: Filistin-İsrail, sırf kadın olmaktan kaynaklanan sorunların irdelendiği Kadınlık Halleri gibi başlıklardan oluşuyor.


Daha önce dikkatimi çekmemiş olan bu festival bu defa oturduğum bir cafe'de afişini görmemle ilgi alanıma girdi ve daha önce böyle bir tecrübem hiç olmadığı için denemek istedim ve gitmeliyim dedim.Biraz geç haberim olsa da bugün gidip 2 belgeseli izledim ve sizinle  bu belgeselleri paylaşmak istiyorum.






Güneşin Acele Etmediği Yer ( Where the sun doesn't rush/Tam, gdzie slonce sie nie spirszy)


Yönetmen:Matej Bobrik
Senaryo:Matej Bobrik
Görüntü:Artutr Sienicki 
Kurgu:Barbara Snarska 
Ses:Mariko Saga
Yapım:Andrzej Bednarek for Polish
           National Film School Lodz,
           Marcin Malatynski for Polish
           National Film School Lodz


Konu:
Zamanın neredeyse durduğu bir köyde,yaşlı insanlar için tek etkinlik hoparlörden yapılan anonslardır,üstelik bunların çoğu vefat haberleridir.




Daha ilk anda  beliren görüntülerde sanki Türkiye'den bir köy  görüntüleriyle başbaşaymışım hissine kapıldım.Evler,evlerin içindeki eşyalar o kadar  bizden gibiydi ki...İlk sahnelerden itibaren belgesele inanulmaz bir sakinlik,durağanlık  hakim.Hoparlörden yapılan anonslar ve kuzuların  melemeleri hariç belgeselde hiçbir konuşma ,ses yok.Yapılan işler hep aynı.İnsanlar hep aynı...Genelde hepsi yaşlılar.Sanki orası zamana ait bir yer değilmiş gibi,1 gün 24 saat değil de 30 saatmiş gibi akan bir zaman.Ve yaprak dökümleri...Gün geçtikçe  köydeki halktan birisi daha veda ediyor herkese.Hayatsa kaldığı yerden devam ediyor sıradanlığına.
Biraz hüzünle izledim belgeseli biraz da içime kasvet çökerek.Korktum aslına bakarsanız,  yıllar sonra bir gün böylesine bir sıradanlığa mahkum olur muyum diye.
İnternetten bir şekilde bulup izlemenizi tavsiye ediyorum.




HAYATIN BUHARINDA (In the Steam of Life / Miesten Vuoro


Yönetmen:Joonas Berghall - Mika Hotakainen
Senaryo:Joonas Berghall- Mika Hotakainen
Görüntü:Heikki Farm- Jani Kumpulainen
Kurgu:Timo Peltola 
Ses:Christian Christensen
Müzik:Jonas Bohlin
Yapım:Joonas Berghall
           Oktober Oy


Konu:
Hayata,ölüme ve arkadaşlığa dair dokunaklı öyküler dinlemek için sauna odalarında gezinirken Finlandiya'yı baştan sona kat eden bu filmde,paslı sobaların tatlı sıcağında oturmuş çıplak adamlar var.Film alışılmışın dışında bir mahremiyetle bu adamların soyunmuş ruhlarına bakarken,aynı zamanda Fin erkeklerinin de şiirsel bir portresini çiziyor.






Finlandiya'nın farklı farklı noktaları,birbirinden farklı genç, yaşlı birçok adam.Ortak noktaları hepsi saunada ,kimisi bir mahalle arasındaki sauna da kalabalık bir erkek grubunda kimisi bir ormanda saunaya dönüştürülmüş bir karavanda bir arkadaşlığıyla.Ve anlatıyorlar,hayatlarına dair canlarını en çok acıtan hüzünlerini anlatıyorlar.Bir ortak noktaları da burada ortaya çıkıyor.Anlatılanlar hep aileleriyle ilgili.Kimisi ölen karısının ardından yaşadıklarını,kimisi yıllardır göremediği kızını kimiyse küçükken babasından gördüğü şiddeti anlatıyor.Anlatırken ağlıyorlar,anlatırken rahatlıyorlar.Saunanın sobasına su atıp çıplak vücutlarına su döküp hem ruhlarını hem bedenlerini arındırıyorlar.Omuzlarına dokunan bir dost eliyle anlattıkça yüklerini hafifletiyorlar. 
Hikayeler ilgi çekici ve içimde bir yere dokunan cinstendi.Ancak uzunluğu bakımından sonlarına doğru ne yazıkki yoruluyor ve sıkılıyorsunuz.Belki biraz daha kısa olsa, tadında bırakılsaydı etkileyiciliği daha şiddetli olurdu.
Belgeselde çok ilginç bir sahne vardı onu da paylaşmak istiyorum.Geniş bir yeşilliğin kenarında bir telefon kulübesi ve şaşıracaksınız ama onun içi de sauna :)
Diğeri gibi bunu da internetten bulup izlemenizi tavsiye ediyorum.
Ve son iki gün kala mutlaka kalan belgesellerden uygun olanlarına gitmenizi tavsiye ediyorum.Aşağıdaki linkten programa ve belgeseller hakkında ayrıntılara ulaşabilirsiniz.


http://www.documentarist.org 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder


Minik adamlarım

Yalnız...

Yükseliş*

Huzur

...

Balıkçı

"İstanbul"

"uzağa,daha uzağa..."

"Ufaklık"

"eski..."

"saklı..."

"Huzur"

"çocuk olmak"

"geride kalan..."

"mutluluk"

"bekleyiş"

"nostalji"