Düşünüyordu, gözlerini yerdeki siyah beyaz karolara dikmiş bir eli başında. Sanki dayanılmaz olan ağrısına son verecekmiş gibi sıkıyor hırsla alnını. Bir eli göğsünde, kim bilir belki de sızlayan kalbini sakinleştirmek amacı. Gözlerindeki çizgiler daha bir derin o anda. Güneş güne vedaya hazırlanırken son ışığını odaya, yorgun yüzüne gönderiyor adeta. Vuran ışıkla daha bir belirgin şimdi hüznü. Az önce tüketmişçesine gözyaşlarını hala ıslaktı çökmüş yanakları. Nasıl da haykırıyorlardı yılların ağırlığını avaz avaz...
Sessizlik... Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uzun sessizlik...
Duvardaki aile yadigarı saat, perdeler, koltuklar, duvarlar birlikte susuyorlardı bu defa. Sözleşmişçesine hep bir ağızdan susuyorlardı...
Yalnız nefesi duyuluyordu ara ara. Bir türlü yatışmazdı ya gücü kalmayınca daha fazla nefesi de yavaşladı aniden. Öylece yığıldı işte az sonra kalkacakmış gibi eğreti oturduğu ahşap sandalyeye. Akşama hazırlanırken şehir onun hazırlığı gelecek tüm güzel akşamları kaybetmeye...
Kabullenişler huzur getirir derler ya hani, çalkalanan kapkara deniz gibiydi içi. Karanlığında dalgaların yitip gitme korkusuyla çırpınıyordu kalbi çıkabilmek için savaşından...
Daha geç defa yırtıp her bir sayfayı yeni sayfalar açacaktı önüne? Kaç defa daha baştan başlamak üzere atacaktı adımlarını? Yetmemiş miydi her defasında yeni yollara vurmak kendini, yetmemiş miydi parçalanıp,her biri parçasını geçmişin ayrı köşelerinde yitirip gitmeleri?...
Ne beyaz ne siyah. Tüm sınırlarını tüm netliğini kaybetmişti şimdi.
Dayanılmaz olan ağrısı da dinmiyordu bir türlü, iki eliyle sıktı bu defa alnını, şakaklarını... Gözleri hala aynı noktada omuzları daha bir çökmüş...
Bir karar vermen gerekir ya bazen hızla, daha fazla vakit yoktur beklemeye. Geç kalacaksındır her şeye. Karar verme zamanıydı şimdi. Beklemek için, durmak için vakit yoktu daha fazla.
Ya vazgeçecekti her şeyden, kabullenip yenilgiyi, dönüp arkasını giden her şeyle birlikte gömülecekti karanlığa ya da zor olacağını bile bile fırtınanın içinde yürüyecekti korkusuzca.
Hangi gün geceye kavuşmadı ki hayatta?
Hangi bahar kışa bırakmadı yerini?
Hep böylesine şiddetli miydi rüzgar? Hep böylesine çıplak mıydı gölgesinde büyüdüğün ağacın yaprakları?
Daha önce sarmadı mı yaralarını zaman?
Geçmez mi,bitmez mi son bulmaz mı tersine tersine gidiş?
Yolun sonunda yok mudur bir ışık?
Kaldırdı gözlerini, sessizliğin dövdüğü duvarlarda gezdirdi önce sonra ayağa kalktı. Yıllardır oturuyordu sanki, beceriksiz birkaç adım attı pencereye doğru. Bir anlık kararsızlıktan sonra pencereyi açtı yavaşça.
Derin, çok derin bir nefes ardından.
Bir karar vermişti o an. Yüzüne vuran soğukla titredi hafifçe.
Silindi tüm griliği benliğinin.
Yürüyecekti, yolun sonunda ışığın olduğunu düşünerek inançla. Fırtınanın dineceğini düşünüp gemiyi terk etmeden korkusuzca...
Yelkovanla akrep hep aynı saati göstermez ki...
14 Ekim 2010 Perşembe
13 Ekim 2010 Çarşamba
*Bitti, gitti, yitirildi...
Seni, onu, beni anlatan bir mektup bu. Hayatlarımızda yalnızca bir defa da olsa bir yerlerde karşılaştığımız o tanıdık duygular... Anlatmanın zor olduğu anlar için...
Henüz vakit varken, kalan nefesleri de tüketmemiş, son kalanı da kaybetmemişken bir mektup yazmak istedim, sana ona herkese... Okuyacak birilerine ya da sadece birine...
Takvime ilişiyor gözüm, nasıl da hızla geçmiş zaman ilk günden bugüne. İlk darbeyi aldığımızdan bu yana kaç yaprak böyle savrulup gitti. Şimdi dönüp bakınca her saniyesini tüm ağırlığıyla tekrar tekrar yaşayabilmek öylesine garip ki. Halbuki derler ki alışır insan, nelere alışmıyor ki. Sabrını verir inandığın o güç, dayanırsın parça parça olsa da yüreğin. Derler ki ölümü bile taşır kalbin, en iyi ilaçtır zaman.
Ya geçen zaman öncekileri unutturup yenilerini seriyorsa önüne?...
Hiçbir şeye hazırlıklı olmamak... Olmazmış, yaşanmazmış sanmak. İçinde yaşadığın o korunaklı fanus kırıldığı anda hissettiğin o sızı. Anlatılmaz ki bu kıyım, nasıl kaybettiğin tebessümlerini, çocuk bakışlarının nasıl da fotoğraflarda bir hatıra olarak kaldığı.
Daha dün kapının önünde bebekleriyle oynayan kız sen değil miydin oysa?
Tek korkun elindeki şekerlemelerin hemen bitmesiydi belki, o çok sevdiğin siyah tokalı rugan ayakkabıların zarar görmesi belki de...
Ne zaman böyle büyüdün sen? O çizgiler hani sıkıldığında gözlerinin kenarında beliren o çizgiler ne zaman yerleştiler oraya? Böylesine ansızın mı oldu her şey. Geceden sabaha ne değişti buralarda.
Bitmez dediklerin bitmedi mi? Gitmez dediklerin gitti sen kalakalmadın mı öylece?
Anlatılmaz ki bu yaşanan...
Tanıdık öfkeler. Bir suçlu aramak ne kadar kolay oysa. Sen yaptın, o yaptı biz yaptık... Olan oldu işte yıkıldı kumdan kaleler... Sen büyüdün artık. Bir gecede büyümek zorunda bırakıldın sen. Ölüme bile alıştıran zaman seni her defasında bir parça daha azaltarak alıştırmadı olanlara, izin vermedi yüreğinin taşlaşmasına. Bir türlü güçlü olamadı yüreğin senin. Zaman izin vermedi buna.
Ayaktaydık oysa, herkes gibi ayakta. Nefes alıyorduk çünkü hala. O son nefes çıkmadıkça içimizden ayakta kalmak zorundaydık. Bir tiyatro oyunu başladı ardından. Sahne senin. Roller dağıtılmış bir bir sorgusuz, sualsiz. Gül dediler, konuş. Ağlama dediler, hayır kalk ayağa. Sahne senin, oynuyorsun işte perdenin ne zaman kapanacağını bilmeden.
Tek tek yitirdin her şeyi. Hani belki bir anda vursa yüreğini daha kolay olurdu kabullenmesi.
Oysa alışmışlıklar vardı orada, hatıralar, çocukluğun gençliğin... Seni sen yapanları yitirirsen, birileri çekip alırsan elinden tüm anılarını ne kalır ki senden geriye? Küçük fotoğraf karelerine sığdırılmış, neye yarar? Dört duvarında kahkahalarını, gözyaşlarını, kavganı, sevgini, acını sırrını bıraktığın, "sen" olanı elinden alırlarsa söyle neye yarar? Kimse söylememişti oysa, bir gün beklemediğin anda ayağın kayabilir diye, beklemediğin anda tüm bedenin sarsılırken hıçkırıklarla hiçbir sözcükle tarif edemezsin yaşadığını, gözlerin çaresizliği haykırır diye...
Bilseydik belki böyle acıtmazdı yitirilenler... Öylece gidiyor hepsi bir bir, ardından bakıp yalnızca veda edebiliyorsun içten içe bir öfkeyle. Her şeyi bir oyun sandığın o zamandan bu zamana değişti çok şey. Aslında oyundan çok bir savaş olduğunu anladığın gün sen de hazırdın artık kuşanıp cesaretinle inancını ardı ardına göğsüne darbe yemeye.
Ama şimdi koskoca meydanın ortasında kan revan içinde ayağa kalkmaya çabalarken, savaşın hiç bitmeyeceğini anlatan o uğultu kulaklarımda. Uzakta bir yerlerde hala devam ediyor savaş ve gitgide yaklaşıyor uğultu. Seyirciler var bir de. Onlar için her şey yine de bir oyun. Kimi havaya yayılan bu acının kasvetinden dem vuruyor, kimi birilerini delik deşik eden acıya, yenilgiye alkış tutuyor.
Gecenin bir yarısı uyandığın kabus gibi bitiverecek sanıyorsun, şimdi uyanıp karanlığın içinden ışığa bakacak gözlerin sanıyorsun. Oysa zamanı belirsiz bir kabusun içinde olmak gibi her şey. Gözlerin ışığa bakamıyor uyanıp da. Derin bir oh çekip rüyaymış diyemiyor dilin... Sıkışıp kaldığın karanlığın içinde birileri bir şeyler sana yolu gösterecek diye bilmediğin yollarında kayboluyorsun zamanın. Hiç bilmediğin sokaklara girip ışığı arıyorsun sen... Sesler geliyor bir yerlerden, duyuyorsun aslında oysa ne kadar da uzaktalar. Koşuyorsun sen bilmediğin yollarında zamanın...
Ve oyununu oynuyorsun, gül diyorlar, durma koş diyorlar... Perdenin kapanacağı anı oyuncular bilmiyor bu defa. Sen yalnızca oynuyorsun...
Henüz vakit varken, kalan nefesleri de tüketmemiş, son kalanı da kaybetmemişken bir mektup yazmak istedim, sana ona herkese... Okuyacak birilerine ya da sadece birine...
Takvime ilişiyor gözüm, nasıl da hızla geçmiş zaman ilk günden bugüne. İlk darbeyi aldığımızdan bu yana kaç yaprak böyle savrulup gitti. Şimdi dönüp bakınca her saniyesini tüm ağırlığıyla tekrar tekrar yaşayabilmek öylesine garip ki. Halbuki derler ki alışır insan, nelere alışmıyor ki. Sabrını verir inandığın o güç, dayanırsın parça parça olsa da yüreğin. Derler ki ölümü bile taşır kalbin, en iyi ilaçtır zaman.
Ya geçen zaman öncekileri unutturup yenilerini seriyorsa önüne?...
Hiçbir şeye hazırlıklı olmamak... Olmazmış, yaşanmazmış sanmak. İçinde yaşadığın o korunaklı fanus kırıldığı anda hissettiğin o sızı. Anlatılmaz ki bu kıyım, nasıl kaybettiğin tebessümlerini, çocuk bakışlarının nasıl da fotoğraflarda bir hatıra olarak kaldığı.
Daha dün kapının önünde bebekleriyle oynayan kız sen değil miydin oysa?
Tek korkun elindeki şekerlemelerin hemen bitmesiydi belki, o çok sevdiğin siyah tokalı rugan ayakkabıların zarar görmesi belki de...
Ne zaman böyle büyüdün sen? O çizgiler hani sıkıldığında gözlerinin kenarında beliren o çizgiler ne zaman yerleştiler oraya? Böylesine ansızın mı oldu her şey. Geceden sabaha ne değişti buralarda.
Bitmez dediklerin bitmedi mi? Gitmez dediklerin gitti sen kalakalmadın mı öylece?
Anlatılmaz ki bu yaşanan...
Tanıdık öfkeler. Bir suçlu aramak ne kadar kolay oysa. Sen yaptın, o yaptı biz yaptık... Olan oldu işte yıkıldı kumdan kaleler... Sen büyüdün artık. Bir gecede büyümek zorunda bırakıldın sen. Ölüme bile alıştıran zaman seni her defasında bir parça daha azaltarak alıştırmadı olanlara, izin vermedi yüreğinin taşlaşmasına. Bir türlü güçlü olamadı yüreğin senin. Zaman izin vermedi buna.
Ayaktaydık oysa, herkes gibi ayakta. Nefes alıyorduk çünkü hala. O son nefes çıkmadıkça içimizden ayakta kalmak zorundaydık. Bir tiyatro oyunu başladı ardından. Sahne senin. Roller dağıtılmış bir bir sorgusuz, sualsiz. Gül dediler, konuş. Ağlama dediler, hayır kalk ayağa. Sahne senin, oynuyorsun işte perdenin ne zaman kapanacağını bilmeden.
Tek tek yitirdin her şeyi. Hani belki bir anda vursa yüreğini daha kolay olurdu kabullenmesi.
Oysa alışmışlıklar vardı orada, hatıralar, çocukluğun gençliğin... Seni sen yapanları yitirirsen, birileri çekip alırsan elinden tüm anılarını ne kalır ki senden geriye? Küçük fotoğraf karelerine sığdırılmış, neye yarar? Dört duvarında kahkahalarını, gözyaşlarını, kavganı, sevgini, acını sırrını bıraktığın, "sen" olanı elinden alırlarsa söyle neye yarar? Kimse söylememişti oysa, bir gün beklemediğin anda ayağın kayabilir diye, beklemediğin anda tüm bedenin sarsılırken hıçkırıklarla hiçbir sözcükle tarif edemezsin yaşadığını, gözlerin çaresizliği haykırır diye...
Bilseydik belki böyle acıtmazdı yitirilenler... Öylece gidiyor hepsi bir bir, ardından bakıp yalnızca veda edebiliyorsun içten içe bir öfkeyle. Her şeyi bir oyun sandığın o zamandan bu zamana değişti çok şey. Aslında oyundan çok bir savaş olduğunu anladığın gün sen de hazırdın artık kuşanıp cesaretinle inancını ardı ardına göğsüne darbe yemeye.
Ama şimdi koskoca meydanın ortasında kan revan içinde ayağa kalkmaya çabalarken, savaşın hiç bitmeyeceğini anlatan o uğultu kulaklarımda. Uzakta bir yerlerde hala devam ediyor savaş ve gitgide yaklaşıyor uğultu. Seyirciler var bir de. Onlar için her şey yine de bir oyun. Kimi havaya yayılan bu acının kasvetinden dem vuruyor, kimi birilerini delik deşik eden acıya, yenilgiye alkış tutuyor.
Gecenin bir yarısı uyandığın kabus gibi bitiverecek sanıyorsun, şimdi uyanıp karanlığın içinden ışığa bakacak gözlerin sanıyorsun. Oysa zamanı belirsiz bir kabusun içinde olmak gibi her şey. Gözlerin ışığa bakamıyor uyanıp da. Derin bir oh çekip rüyaymış diyemiyor dilin... Sıkışıp kaldığın karanlığın içinde birileri bir şeyler sana yolu gösterecek diye bilmediğin yollarında kayboluyorsun zamanın. Hiç bilmediğin sokaklara girip ışığı arıyorsun sen... Sesler geliyor bir yerlerden, duyuyorsun aslında oysa ne kadar da uzaktalar. Koşuyorsun sen bilmediğin yollarında zamanın...
Ve oyununu oynuyorsun, gül diyorlar, durma koş diyorlar... Perdenin kapanacağı anı oyuncular bilmiyor bu defa. Sen yalnızca oynuyorsun...
29 Eylül 2010 Çarşamba
Lüks Okuma Keyfi İçin Bir Şey
"Robb Report"
Lüks Yeniden Yorumlanıyor sloganıyla yola çıkan yeni bir dergi Robb Report,
32 yıllık bir geçmişe sahip Türkiye'ye Doğan Yayıncılık tarafından getirildi.
Tamamen lüks tüketime yönelik. Türkiye'de bu anlamda bir ilk sayılabilir. Hitap ettiği kesim bir hayli üst tabaka diyebiliriz.
Künyesine bakacak olursak,
Lüks Yeniden Yorumlanıyor sloganıyla yola çıkan yeni bir dergi Robb Report,
32 yıllık bir geçmişe sahip Türkiye'ye Doğan Yayıncılık tarafından getirildi.
Tamamen lüks tüketime yönelik. Türkiye'de bu anlamda bir ilk sayılabilir. Hitap ettiği kesim bir hayli üst tabaka diyebiliriz.
Künyesine bakacak olursak,
| Erman Yerdelen Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık ve Ticaret A.Ş.’yi temsilen Yönetim Kurulu Başkanı ve İmtiyaz Sahibi |
| |||||||||||
Neyyire Özkan Doğuş Dergi Grubu Genel Yönetmeni Ali Kiremitçioğlu Dergi Grubu Danışmanı Eray Özer Yayın Koordinatörü | ||||||||||||
Şebnem Denktaş Yayın Yönetmeni Yazı İşleri Deniz Gökçe İnceoğlu Yazı İşleri Müdürü Gülay Koç Editör Burcu Sever (Sorumlu Müdür) Tasarım ve Uygulama Kemal Toğanç Görsel Yönetmen | ||||||||||||
Yönetim Yeri Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık ve Tic. A.Ş. Maslak Mahallesi G45 Ahi Evran Polaris Caddesi Dogus Power Center No: 4 Maslak-Sisli ISTANBUL Tel:0212 304 00 44 Basım Yeri Promat Basım Sanayi ve Ticaret A.Ş. Evren Mahallesi, Evren 1 Oto Sanayi Sitesi Yanıi Esenyurt İstanbul Tel: (212) 690 63 63 | ||||||||||||
LİSANS SAHİBİ CurtCo Robb Media, LLC Heather Cliff Rd. Suite 200, Malibu, CA 90265 TÜRKİYE LİSANS SAHİBİ Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık ve Tic. A.Ş. Eski Büyükdere Cad. USO Center No: 61 Maslak 34398 İstanbul Tel: (212) 335 00 00 Faks: (212) 346 30 00 Dergide yer alan haberler kategorileri ayrılarak verilmiş. Mücevher, mobilya, koleksiyon, otel bu kategorilerden yalnızca bazıları. Lüks tüketime hitap etmesinden midir bilinmez derginin fiyatı 15TL . Eğer AMEX Platinum kartınız varsa ücretsiz olarak size yollanır. Nasıl bir şeymiş görelim dedim aldım. Açıkçası tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. İçeriği çok ama çok zayıf. Meraklılarına hitap edecek yazılara yer vermişler ancak ne kadar tatmin edici tartışılır. Lüksü bir hayat tarzı haline getirenler için aslında biçilmiş kaftan. Her bir kategoride size yeni lüks seçenekler sunacak bir rehber diyebiliriz. Bir daha alır mıyım? Hiç sanmıyorum. Yine de ne var ne yok diye bir kere alıp okuyabilirsiniz :) |
20 Eylül 2010 Pazartesi
Kitaplığa Yeni Bir Misafir
Kitabın Adı: Ekmek Arası
Yazar: Charles Bukowski
Yayınevi: Metis
Kitap Hakkında: Bukowski'den ailesine, çocukluğuna, lise yıllarına vesaireye dair...
Diyor kitabın arkasında, benimse söyleyecek daha fazla şeyim var;
Daha önce farkında değildim Bukowski'nin. Okuyorum diye geçinirdim de bilmediğim, kelimelerine dokunmadığım, anlattıklarını beynimde kalbimde yaşatmadığım biri daha vardı işte karşımda. Sıcağın fazlasıyla rahatsız edici olduğu mevsimde, aylardan temmuz, "Onun" sayesinde öğrendim; Charles Bukowski... Öfkeli, içkiyi kadınları, küfürü seviyor diye yargılanan oysa içinden geldiği gibi, olduğu gibi, başkaları için değil kendi için yaşıyor diye alkışlanmayan.
Önce şiirlerini okudum. Her bir satır saldırgan geldi bana, fazlasıyla dürüst, fazlasıyla gerçek fazlasıyla yaşayan kelimeler. Ama sevdim, okudukça daha fazla tanımak istedim onu.
Bir akşam okumadığım için yediğim azardan sonra artık sıra Ekmek Arası'ndaydı.
Hoş o akşamın üzerinden hayli zaman geçmişti, zaman bu zamandı belki de. Herşeyi bir kadere bağladığımdan mıdır bilinmez bana iyi geldiğini hissettiğim bir zamanda başlamıştım okumaya.
Henry, onun hikayesi anlatılan. Çocukluğu, gençliği, okul yılları...
Daha ilk sayfalarda sizi alıp götüren bir dille karşılaşıyorsunuz. Sürükleyici ve yalın. Gerçek ve sizin gibi Henry.
Birçok çocuğun sokaktan eve girmek bilmediği yaşlarda onun canı yanıyor dört duvar arasında.
Daha ilk yıllarında okulun ayağına dolanıyor hayatın acımasızlığı.
Büyüyor o, evde acıyla, okulda ayakta kalma savaşıyla, içte yenilgilerle, kırgınlıklarla, öfkeyle, inadına bir güçle.
Gün geçtikçe bileniyor o, hayata karşı, canını yakanlara karşı, üzerine basmaya çabalayanlara karşı.
Gün gelip de kalbindeki öfke güce dönüşünce ansızın bu defa can yakıyor, bu defa o acımasızlığı saçıyor etrafına.
Her bir satırda öfkeniliyorsunuz sanki, arkasını sıvazlamak istiyorsunuz bazen ya da karşınızda olsa da sımsıkı sarılsanız ne de gerçek geliyor herşey okurken.
Yaşarken öylece umursamaz, kendi hayatlarımıza gömülü kıyıda kalmışlıklar var bu satırlarda, görmediğimiz duymadığımız hayatlara bir ayna bu kitap.
Bambaşka sonlar yakıştırdım okudukça, sonuna yaklaştıkça kitabın toz pembe bir son çizdim kendimce oysa son sayfasında hikayenin herşey kocaman bir soru işaretiyle sonlanıyor önünüzde.
Daha devam etsin istiyorsunuz, böyle bitsin istemiyorsunuz bu öfke bu savaş bu talihsiz gidiş.
Sizi içine alıp hikayeye dahil eden bir kitap Ekmek Arası. Geç olmadan, hemen okunası. Bukowski'ye bir parça yaklaşmak için bir küçük yol sadece...
Yazar: Charles Bukowski
Yayınevi: Metis
Kitap Hakkında: Bukowski'den ailesine, çocukluğuna, lise yıllarına vesaireye dair...
Diyor kitabın arkasında, benimse söyleyecek daha fazla şeyim var;
Daha önce farkında değildim Bukowski'nin. Okuyorum diye geçinirdim de bilmediğim, kelimelerine dokunmadığım, anlattıklarını beynimde kalbimde yaşatmadığım biri daha vardı işte karşımda. Sıcağın fazlasıyla rahatsız edici olduğu mevsimde, aylardan temmuz, "Onun" sayesinde öğrendim; Charles Bukowski... Öfkeli, içkiyi kadınları, küfürü seviyor diye yargılanan oysa içinden geldiği gibi, olduğu gibi, başkaları için değil kendi için yaşıyor diye alkışlanmayan.
Önce şiirlerini okudum. Her bir satır saldırgan geldi bana, fazlasıyla dürüst, fazlasıyla gerçek fazlasıyla yaşayan kelimeler. Ama sevdim, okudukça daha fazla tanımak istedim onu.
Bir akşam okumadığım için yediğim azardan sonra artık sıra Ekmek Arası'ndaydı.
Hoş o akşamın üzerinden hayli zaman geçmişti, zaman bu zamandı belki de. Herşeyi bir kadere bağladığımdan mıdır bilinmez bana iyi geldiğini hissettiğim bir zamanda başlamıştım okumaya.
Henry, onun hikayesi anlatılan. Çocukluğu, gençliği, okul yılları...
Daha ilk sayfalarda sizi alıp götüren bir dille karşılaşıyorsunuz. Sürükleyici ve yalın. Gerçek ve sizin gibi Henry.
Birçok çocuğun sokaktan eve girmek bilmediği yaşlarda onun canı yanıyor dört duvar arasında.
Daha ilk yıllarında okulun ayağına dolanıyor hayatın acımasızlığı.
Büyüyor o, evde acıyla, okulda ayakta kalma savaşıyla, içte yenilgilerle, kırgınlıklarla, öfkeyle, inadına bir güçle.
Gün geçtikçe bileniyor o, hayata karşı, canını yakanlara karşı, üzerine basmaya çabalayanlara karşı.
Gün gelip de kalbindeki öfke güce dönüşünce ansızın bu defa can yakıyor, bu defa o acımasızlığı saçıyor etrafına.
Her bir satırda öfkeniliyorsunuz sanki, arkasını sıvazlamak istiyorsunuz bazen ya da karşınızda olsa da sımsıkı sarılsanız ne de gerçek geliyor herşey okurken.
Yaşarken öylece umursamaz, kendi hayatlarımıza gömülü kıyıda kalmışlıklar var bu satırlarda, görmediğimiz duymadığımız hayatlara bir ayna bu kitap.
Bambaşka sonlar yakıştırdım okudukça, sonuna yaklaştıkça kitabın toz pembe bir son çizdim kendimce oysa son sayfasında hikayenin herşey kocaman bir soru işaretiyle sonlanıyor önünüzde.
Daha devam etsin istiyorsunuz, böyle bitsin istemiyorsunuz bu öfke bu savaş bu talihsiz gidiş.
Sizi içine alıp hikayeye dahil eden bir kitap Ekmek Arası. Geç olmadan, hemen okunası. Bukowski'ye bir parça yaklaşmak için bir küçük yol sadece...
Etiketler:makale,hüzün,anı,fotoğraf,moda
Charles Bukowski,
Ekmek Arası
17 Eylül 2010 Cuma
Yalan*
Arkadaşım olabilir misin? Ya dostum, demek istediğim bana benden yakın olabilir misin?
Gecenin bir vakti yüreğimi sıkan o sıkıntılara ortak olabilir mi yüreğin? Gerçekten tutabilir misin ki elimi? Kandırıyor mu yoksa yürekler kendilerini... Koca bir yalan mı hayat yoksa...
Elimden kayıp gidiyor birşeyler ve ben dur diyemiyorum.
Önceleri sesimi kaybettim ben. Avaz avaz bağırdılar yüzüme, acımadan... Bazen o kadar can yaktı ki, sessizliğin bile çığlık olduğu anlar öylesine ağır geldi ki bedenime ezildim altında. Bin parça olana kadar sustum ben, kelimelerimi yitirdim an be an. Gömüldüm sessizliğime, ne karşı geldim ne de onayladım aslında. Sustum sadece, belki de en zoru buydu benliğimi saran...
Duygularım kayboldular ardından. Bir sabah uyandığımda, çoktan yok olmuşlardı. Oysa ihtiyacım vardı onlara. Öfkelenmek istiyordum, dur demek istiyordum bu pervasızca gidişe. Neye yarardım ki duygularım da olmadan. Artık nasıl ilerlerdim yolumda kelimelerimden yoksun, duygularımdan uzak...
Gitgide daha da gömüldüm karanlığa. Ben gün geçtikçe başkalaştım da farketmediler. An be an bir başkası oldum da anlamadılar...
Konuşamadım ki, anlatamadım içimde olanları. Geçen zamanın bir köşesinde yitirmiştim herşeyimi.
Yara aldım ben hatırlayamadığım bir anında geçmişin...
Daha az konuşmak istiyorum şimdilerde, öylesine bir uzaklaşma isteği karşı koyamadığım.
Kalabalıklar ilk defa bugünkü kadar korkutucu bana. İlk defa bu kadar savunmasız yüreğim. Yönünü kaybetmişçesine koşuyor belirsizliğe. Korunaklı dünyasından çok uzakta tehlikelere adım atıyor şimdilerde.
Dur desem de durmaz nasılsa bakıyorum ardından endişeyle...
Yorar hüzünlerim benim. Mutsuz eder, nefes alamaz olursun bir yerden sonra. Kaçmak istersin uzağa , daha uzağa... Öylesine birikmiş ki içimde yorgunluk, anlamazsın istesen de neden gözlerimdeki ışık yok artık...
Karanlığa doğru bir gidişse eğer önümdeki yol, elimi tutup da korkusuzca yürüyemezsin o karanlığa, susarak, yargısız, sorgusuz sualsiz gelemezsin ardım sıra...
Zaman geçer, ben ben olmam artık, bu öylesine sonsuz bir gidiş anla...
Gecenin bir vakti yüreğimi sıkan o sıkıntılara ortak olabilir mi yüreğin? Gerçekten tutabilir misin ki elimi? Kandırıyor mu yoksa yürekler kendilerini... Koca bir yalan mı hayat yoksa...
Elimden kayıp gidiyor birşeyler ve ben dur diyemiyorum.
Önceleri sesimi kaybettim ben. Avaz avaz bağırdılar yüzüme, acımadan... Bazen o kadar can yaktı ki, sessizliğin bile çığlık olduğu anlar öylesine ağır geldi ki bedenime ezildim altında. Bin parça olana kadar sustum ben, kelimelerimi yitirdim an be an. Gömüldüm sessizliğime, ne karşı geldim ne de onayladım aslında. Sustum sadece, belki de en zoru buydu benliğimi saran...
Duygularım kayboldular ardından. Bir sabah uyandığımda, çoktan yok olmuşlardı. Oysa ihtiyacım vardı onlara. Öfkelenmek istiyordum, dur demek istiyordum bu pervasızca gidişe. Neye yarardım ki duygularım da olmadan. Artık nasıl ilerlerdim yolumda kelimelerimden yoksun, duygularımdan uzak...
Gitgide daha da gömüldüm karanlığa. Ben gün geçtikçe başkalaştım da farketmediler. An be an bir başkası oldum da anlamadılar...
Konuşamadım ki, anlatamadım içimde olanları. Geçen zamanın bir köşesinde yitirmiştim herşeyimi.
Yara aldım ben hatırlayamadığım bir anında geçmişin...
Daha az konuşmak istiyorum şimdilerde, öylesine bir uzaklaşma isteği karşı koyamadığım.
Kalabalıklar ilk defa bugünkü kadar korkutucu bana. İlk defa bu kadar savunmasız yüreğim. Yönünü kaybetmişçesine koşuyor belirsizliğe. Korunaklı dünyasından çok uzakta tehlikelere adım atıyor şimdilerde.
Dur desem de durmaz nasılsa bakıyorum ardından endişeyle...
Yorar hüzünlerim benim. Mutsuz eder, nefes alamaz olursun bir yerden sonra. Kaçmak istersin uzağa , daha uzağa... Öylesine birikmiş ki içimde yorgunluk, anlamazsın istesen de neden gözlerimdeki ışık yok artık...
Karanlığa doğru bir gidişse eğer önümdeki yol, elimi tutup da korkusuzca yürüyemezsin o karanlığa, susarak, yargısız, sorgusuz sualsiz gelemezsin ardım sıra...
Zaman geçer, ben ben olmam artık, bu öylesine sonsuz bir gidiş anla...
16 Eylül 2010 Perşembe
Hayat*
Sonunu göremediğin, altınden nelerin çıkacağını bilemediğin. Öyle belirsiz ki aslında herşey, öylece üzerinde yol alırken sanki herşey tıpkı o anda olduğu gibi sakin ve yolunda gidecekmiş gibi hissedersin oysa ki...
Ya çalkalanmaya başlarsa sular, ya aniden yükselirse dalgaları denizinin. Kıyıya gelene kadar alabora edip herşeyi sakin limanında ne var ne yoksa alıp giderse peşi sıra? Öylesine yükselir ki bazen dalgalar, yitirirsin avucundakileri bir bir.
Hızla bir anda vurur kıyılarını, sakinliğinde hayatın çalkalanırsın sen de tıpkı deniz gibi...
Hayatta kalmaya çalışmak gerek fırtınasında havanın. Tek başınasın geminde, ya devam ya tamam.
Bulanık sular gibi karmakarışık aklın. Renklerin en koyusu içinde. Oysa ya tamam ya devam...Elini biri tutar belki de kim bilir.
Şanslıysan eğer uçsuz bucaksız denizinde suya batmadan önceki o son anda bir el omzundan yakalar seni çekip kurtarmak için...
15 Eylül 2010 Çarşamba
Yenilgi*
Bir şeyler arayıp kaybolmak...
Gitgide daha da çok karmaşıklığa batmak.
Elin kolun tüm bedenin batmışken kargaşaya susmak istemek.
Söylenecek söz yok aslında. Gitme vakti şimdi. Arkana bakmadan hızla koşar adım kendi gerçeğine koşma vakti. Yanarsın oralarda, tüm bedenin kül olana kadar yanarsın alev alev... Uyanma vakti şimdi.
Şöyle bir silkelenip önününe bakma vakti.
Tek bir sözcük dökülür dudaklarından, hoşçakal... Son defa veda edip rüyalarına dön gerçeğine, yaşa konuşmadan, sus anlatma seni bile acıtan duyguları.
Ellerin boşluğa düşsün bırak, dokunma son bir kez daha.
Gerçek bu değil anla...
Hadi şimdi vazgeçme vakti, yenildin kabullenme meydanı terk etme vakti...
Gitgide daha da çok karmaşıklığa batmak.
Elin kolun tüm bedenin batmışken kargaşaya susmak istemek.
Söylenecek söz yok aslında. Gitme vakti şimdi. Arkana bakmadan hızla koşar adım kendi gerçeğine koşma vakti. Yanarsın oralarda, tüm bedenin kül olana kadar yanarsın alev alev... Uyanma vakti şimdi.
Şöyle bir silkelenip önününe bakma vakti.
Tek bir sözcük dökülür dudaklarından, hoşçakal... Son defa veda edip rüyalarına dön gerçeğine, yaşa konuşmadan, sus anlatma seni bile acıtan duyguları.
Ellerin boşluğa düşsün bırak, dokunma son bir kez daha.
Gerçek bu değil anla...
Hadi şimdi vazgeçme vakti, yenildin kabullenme meydanı terk etme vakti...
6 Eylül 2010 Pazartesi
Eylül,Müzik ve ben...
FİX YOU
When you try your best but you don't succeed
When you get what you want but not what you need
When you feel so tired but you can't sleep
Stuck in reverse
And the tears come streaming down your face
When you lose something you can't replace
When you love someone but it goes to waste
Could it be worse?
Lights will guide you home
And ignite your bones
And I will try to fix you
And high up above or down below
When you're too in love to let it go
But if you never try you'll never know
Just what you're worth
Lights will guide you home
And ignite your bones
I will try to fix you Tears streamin' down on your face
When you lose something you cannot replace
Tears streamin' down on your face
And I
Tears streamin' down on your face
I promise you I will learn from the mistakes
Tears streamin' down on your face
And I
Lights will guide you home
And ignite your bones
And I will try to fix you.
Coldplay
When you try your best but you don't succeed
When you get what you want but not what you need
When you feel so tired but you can't sleep
Stuck in reverse
And the tears come streaming down your face
When you lose something you can't replace
When you love someone but it goes to waste
Could it be worse?
Lights will guide you home
And ignite your bones
And I will try to fix you
And high up above or down below
When you're too in love to let it go
But if you never try you'll never know
Just what you're worth
Lights will guide you home
And ignite your bones
I will try to fix you Tears streamin' down on your face
When you lose something you cannot replace
Tears streamin' down on your face
And I
Tears streamin' down on your face
I promise you I will learn from the mistakes
Tears streamin' down on your face
And I
Lights will guide you home
And ignite your bones
And I will try to fix you.
Coldplay
Filmlere devam
GOİNG THE DİSTANCE
Yönetmen: Nanette Burstein
Oyuncular: Drew Barrymore, Justin Long
Yapım: 2010-ABD
Tür: Romantik Komedi
Senaryo: Geoff Latulippe
Görüntü Yönetmeni:Eric Steelberg
Müzik:Mychael Danna
Filmin Websitesi: going-the-distance.warnerbros.com
Film Hakkında:
Erin ve Garrett, birbirleri ile iyi vakit geçiren, oldukça uyumlu bir çifttir. Erin işi nedeniyle San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır ve ardında yine işi nedeniyle New York'ta kalmak zorunda olan Garrett'ı bırakır. İlişkileri her ne kadar iyi gitse de, aradaki mesafeden dolayı bu aşkın biteceğini düşünmektedirler. Ancak bekledikleri giibi olmaz, birbirleri olmadan geçen anlamsız altı haftadan sonra aradaki mesafeye rağmen ilişkilerini yürütmeye karar verirler. Oysa ilişkileri aradaki mesafeden değil, yanı başlarındaki dostlarından dolayı zora girecektir.
Kilometrelerce uzağında birini gerçekten sevebilir misin? Yani demek istediğim aradaki mesafelere rağmen bu bir ilişki olabilir mi? Eğlenmek için gittim bu filme, Drew Barrymore hayranı olmamın da etkisi yok değil şimdi.
Filmden çıktığımda düşünmeye başladım, gerçekten olabilir miydi?
Bir akşam canın müthiş sıkkınken, yanına bir kadeh birşeyler alıp melankolinin kollarına kendini bırakmışken yalnızca telefonun ucundaki ses yeterli olur muydu bulutlarını dağıtmaya?
Belki de hayatının en mutlu gününü yaşarken, anlatmak paylaşmak haykırmak isterken mutluluğunu buz gibi telefonu kulağına dayayıp konuşmak hafifletir miydi mutluluğun sarhoşluğunu?
Sevmek, bakmak, görmek, dokunmak hissetmek değil miydi oysa...
Aynı çemberin içinde yaşamak, aynı yola adım atmak değil miydi...
Aynı sokakları arşınlamak, aynı havayı solumak aynı saatte aynı güneşe bakmak güvende tutmaz mı yüreğini?
Mesafeler zordur, mesafeler yorar kalbini...
Merak etmek, öylece günlük yaşamına bakmaya çalışırken aklının hep bir yerde birşeylerle meşgul olması adımlarını yavaşlatır hayata karşı...
Buna cesareti olan?...
Yönetmen: Nanette Burstein
Oyuncular: Drew Barrymore, Justin Long
Yapım: 2010-ABD
Tür: Romantik Komedi
Senaryo: Geoff Latulippe
Görüntü Yönetmeni:Eric Steelberg
Müzik:Mychael Danna
Filmin Websitesi: going-the-distance.warnerbros.com
Film Hakkında:
Erin ve Garrett, birbirleri ile iyi vakit geçiren, oldukça uyumlu bir çifttir. Erin işi nedeniyle San Fransisco'ya dönmek zorunda kalır ve ardında yine işi nedeniyle New York'ta kalmak zorunda olan Garrett'ı bırakır. İlişkileri her ne kadar iyi gitse de, aradaki mesafeden dolayı bu aşkın biteceğini düşünmektedirler. Ancak bekledikleri giibi olmaz, birbirleri olmadan geçen anlamsız altı haftadan sonra aradaki mesafeye rağmen ilişkilerini yürütmeye karar verirler. Oysa ilişkileri aradaki mesafeden değil, yanı başlarındaki dostlarından dolayı zora girecektir.
Kilometrelerce uzağında birini gerçekten sevebilir misin? Yani demek istediğim aradaki mesafelere rağmen bu bir ilişki olabilir mi? Eğlenmek için gittim bu filme, Drew Barrymore hayranı olmamın da etkisi yok değil şimdi.
Filmden çıktığımda düşünmeye başladım, gerçekten olabilir miydi?
Bir akşam canın müthiş sıkkınken, yanına bir kadeh birşeyler alıp melankolinin kollarına kendini bırakmışken yalnızca telefonun ucundaki ses yeterli olur muydu bulutlarını dağıtmaya?
Belki de hayatının en mutlu gününü yaşarken, anlatmak paylaşmak haykırmak isterken mutluluğunu buz gibi telefonu kulağına dayayıp konuşmak hafifletir miydi mutluluğun sarhoşluğunu?
Sevmek, bakmak, görmek, dokunmak hissetmek değil miydi oysa...
Aynı çemberin içinde yaşamak, aynı yola adım atmak değil miydi...
Aynı sokakları arşınlamak, aynı havayı solumak aynı saatte aynı güneşe bakmak güvende tutmaz mı yüreğini?
Mesafeler zordur, mesafeler yorar kalbini...
Merak etmek, öylece günlük yaşamına bakmaya çalışırken aklının hep bir yerde birşeylerle meşgul olması adımlarını yavaşlatır hayata karşı...
Buna cesareti olan?...
Etiketler:makale,hüzün,anı,fotoğraf,moda
drew barrymore,
film,
going the distance
Eylül,Müzik ve ben...
Bugün Mor ve Ötesi dinleyesim var neden bilmiyorum... Fizy'de ilk önüme çıkan şarkı bu,
benim küçük sevgilim
sen bana neler yaptın
böldün parça parça
onlar bilmez onlar bilmez
bakarlar yüzüme
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
sen bana neler yaptın
kırdın defalarca
onlar bilmez onlar bilmez
vururlar yüzüme
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
ben sana neler yaptım
kızdım sayfalarca
onlar bilmez onlar bilmez
yakarlar canımı
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
sanki yalanmş qibiii
benim küçük sevqilim
sanki masalmış qibi...
Mor Ve Ötesi
benim küçük sevgilim
sen bana neler yaptın
böldün parça parça
onlar bilmez onlar bilmez
bakarlar yüzüme
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
sen bana neler yaptın
kırdın defalarca
onlar bilmez onlar bilmez
vururlar yüzüme
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
ben sana neler yaptım
kızdım sayfalarca
onlar bilmez onlar bilmez
yakarlar canımı
sanki yoksun gibi
sanki yalanmışız gibi
benim küçük sevgilim
sanki yalanmş qibiii
benim küçük sevqilim
sanki masalmış qibi...
Mor Ve Ötesi
Etiketler:makale,hüzün,anı,fotoğraf,moda
küçük sevgilim,
mor ve ötesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Minik adamlarım
Yalnız...
Yükseliş*
Huzur
...
Balıkçı
"İstanbul"
"uzağa,daha uzağa..."
"Ufaklık"
"eski..."
"saklı..."
"Huzur"
"çocuk olmak"
"geride kalan..."
"mutluluk"
"bekleyiş"
"nostalji"


