Pages

14 Ekim 2010 Perşembe

*Karar

Düşünüyordu, gözlerini yerdeki siyah beyaz karolara dikmiş bir eli başında. Sanki dayanılmaz olan ağrısına son verecekmiş gibi sıkıyor hırsla alnını. Bir eli göğsünde, kim bilir belki de sızlayan kalbini sakinleştirmek amacı. Gözlerindeki çizgiler daha bir derin o anda. Güneş güne vedaya hazırlanırken son ışığını odaya, yorgun yüzüne gönderiyor adeta. Vuran ışıkla daha bir belirgin şimdi hüznü. Az önce tüketmişçesine gözyaşlarını hala ıslaktı çökmüş yanakları. Nasıl da haykırıyorlardı yılların ağırlığını avaz avaz...
Sessizlik... Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uzun sessizlik...
Duvardaki aile yadigarı saat, perdeler, koltuklar, duvarlar birlikte susuyorlardı bu defa. Sözleşmişçesine hep bir ağızdan susuyorlardı...
Yalnız nefesi duyuluyordu ara ara. Bir türlü yatışmazdı ya gücü kalmayınca daha fazla nefesi de yavaşladı aniden. Öylece yığıldı işte az sonra kalkacakmış gibi eğreti oturduğu ahşap sandalyeye. Akşama hazırlanırken şehir onun hazırlığı gelecek tüm güzel akşamları kaybetmeye...
Kabullenişler huzur getirir derler ya hani, çalkalanan kapkara deniz gibiydi içi. Karanlığında dalgaların yitip gitme korkusuyla çırpınıyordu kalbi çıkabilmek için savaşından...
Daha geç defa yırtıp her bir sayfayı yeni sayfalar açacaktı önüne? Kaç defa daha baştan başlamak üzere atacaktı adımlarını? Yetmemiş miydi her defasında yeni yollara vurmak kendini, yetmemiş miydi parçalanıp,her biri parçasını geçmişin ayrı köşelerinde yitirip gitmeleri?...
Ne beyaz ne siyah. Tüm sınırlarını tüm netliğini kaybetmişti şimdi.
Dayanılmaz olan ağrısı da dinmiyordu bir türlü, iki eliyle sıktı bu defa alnını, şakaklarını... Gözleri hala aynı noktada omuzları daha bir çökmüş...
Bir karar vermen gerekir ya bazen hızla, daha fazla vakit yoktur beklemeye. Geç kalacaksındır her şeye. Karar verme zamanıydı şimdi. Beklemek için, durmak için vakit yoktu daha fazla.
Ya vazgeçecekti her şeyden, kabullenip yenilgiyi, dönüp arkasını giden her şeyle birlikte gömülecekti karanlığa ya da zor olacağını bile bile fırtınanın içinde yürüyecekti korkusuzca.
Hangi gün geceye kavuşmadı ki hayatta?
Hangi bahar kışa bırakmadı yerini?
Hep böylesine şiddetli miydi rüzgar? Hep böylesine çıplak mıydı gölgesinde büyüdüğün ağacın yaprakları?
Daha önce sarmadı mı yaralarını zaman?
Geçmez mi,bitmez mi son bulmaz mı tersine tersine gidiş?
Yolun sonunda yok mudur bir ışık?
Kaldırdı gözlerini, sessizliğin dövdüğü duvarlarda gezdirdi önce sonra ayağa kalktı. Yıllardır oturuyordu sanki, beceriksiz birkaç adım attı pencereye doğru. Bir anlık kararsızlıktan sonra pencereyi açtı yavaşça.
Derin, çok derin bir nefes ardından.
Bir karar vermişti o an. Yüzüne vuran soğukla titredi hafifçe.
Silindi tüm griliği benliğinin.
Yürüyecekti, yolun sonunda ışığın olduğunu düşünerek inançla. Fırtınanın dineceğini düşünüp gemiyi terk etmeden korkusuzca...
Yelkovanla akrep hep aynı saati göstermez ki...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder


Minik adamlarım

Yalnız...

Yükseliş*

Huzur

...

Balıkçı

"İstanbul"

"uzağa,daha uzağa..."

"Ufaklık"

"eski..."

"saklı..."

"Huzur"

"çocuk olmak"

"geride kalan..."

"mutluluk"

"bekleyiş"

"nostalji"