Pages

10 Ekim 2011 Pazartesi

Part 7 - Den Haag

Den Haag mı Lahey mi ne diyeceğimi şaşırdığım şehir ; Den Haag
Hollanda'nın 3. büyük şehir ve kraliyet ailesinin yaşadığı şehir burası.
Neden olduğunu bilmediğim bir sebepten de diğer ismi Lahey, genelde Den Haag olarak bilinse de politik konularda isim Lahey oluveriyor.
Bu sıkıcı ayrıntılardan sonra burayı anlatmaya geçmek istiyorum.
Haftasonu bir şeyler yapılabilinecek tek gün olan cumartesi gününü değerlendirmek üzere oy birliğiyle Den Haag'a gitmeye karar veriyoruz.
Utrecht Central Station'dan bindiğimiz trenle yaklaşık 1 saatlik bir yolculukla Den Haag'a ulaştık.
İstasyondan çıkarken ve merkeze doğru ilerlerken ilk izlenimim galiba sıkıcı bir yere geldik yönünde olsa da önyargılarımızdan kurtulmuştuk hani özlem diye kendimi dürtüp yoluma devam ettim :)
Adettendir önce bir şehir merkezi gezilir,biz de öyle yaptık.
Utrecht'e göre çok daha hareketli, renkli ve canlı bir şehir merkeziyle karşılaştık. Sıra sıra bir sürü mağaza, cafe, restaurant vardı. Baktığınızda aslında Taksim İstiklal ya da Beşiktaş çarşı gibi bir yerdi bence.
Yine masalarını dışarı atmış boş yer bulmakta zorlanacağınız birçok cafenin sıralandığı o merkezde oturup da bir şeyler içmediğim için sonradan çok pişmanlık duyacağımı bile bile o cafeleri es geçtik, çünkü Den Haag'da asıl amacımız sahile gitmekti.
Bu amaçla yolumuza devam ederek tramvaya bineceğimiz durağa ilerledik.
Tramvaya binip içeride bilet alabiliyorsunuz ve 2,50euro vererek merkeze yakın bir duraktan 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra sahile ulaşabiliyorsunuz.
Denize aç 6 İstanbullu vakit kaybetmeden bir an önce sahile ulaşmak için hızlı hızlı ilerledik, burnumuza gelen balık kokularını içimize çeke çeke.
Bu sahil Hollanda'nın ünlü Scheveningen sahili. Öğrendiğimize göre yazın Hollandalı bir çok insan soluğu burada alıyormuş. Almayıp ne yapsınlar ?
Tamam kabul muhteşem inanılmaz akıl almaz bir görüntü değildi karşımızdaki, ama yapmayın Hollanda'dayız Utrecht'de kalıyoruz ve o sahil çölde vaha :)
Uzun mu uzun bir sahil, kumsal o kadar geniş bırakılmış ki bizdeki sahillerde her yeri kullanmak pahasına küçücük bırakılan kumsal aklıma gelip üzülüyorum bizim için. Denizle sahil kenarına sıralanmış mekanlar arası alabildiğine kum burada.
Ne yana gideceğimizi şaşırmış halde çocuk gibi şen yürüyoruz önce sahil boyunca.Tüm mekanlara tek tek bakarak, neden Den Haag'daki üniversiteyi seçemediğimize hayıflanarak ve neden buraya gelmişken kalmadığımıza üzülerek.
Yemek yemek için sahile gelmeyi beklemişken hangisine oturacağımıza karar veremeyerek ilk girişteki tıpkı Volendam'daki gibi deniz ürünleri yapan ayak üstü yemek yiyebileceğiniz yeri tercih ediyoruz ve ekmek arası balıklarımızla küçük kaplarda sosuyla servis edilen kalamarlarımızı yiyoruz. Açıkçası kalamar o kadar da lezzetli gelmiyor, İstanbul'da rakı balık masasının vazgeçilmez tamamlayıcısı o kalamarlarla kıyaslayınca.
Ama açlık işte, o an gayet güzel geliyor :)
Yemekler bitince daha ilk girişte burada oturmalıyız kesin dediğimiz "Buddha Lounge" ' a yöneliyoruz.
Sahil boyunca farklı tarz ve konseptlerde mekan vardı, kimi daha salaş kimi daha klas kimi daha yemek odaklı kimi sadece bir şeyler içmeye yönelik. Buddha Lounge ise net bir farkla belliydi ki sahilin en popüler mekanıydı :)
Yer bulmakta biraz zorlansak da gönlümüze göre bir yer bulup oturuyoruz.
Hollanda'ya gittiğimizden beri hepimiz en mutlu anımızı yaşıyorduk sanki.
Yukarda güneş, etrafta gülen eğlenen keyifleri yüzlerinden okunan bir kalabalık.
Elimizde buz gibi içkiler.
Allah'ım sonsuza kadar o anda kalabilirdim o an.
Bu Avrupalılarda rahatlık en üst seviyede. Bizde hani ayıp olur mu öyle şey denir ya, mekanda öyle evindeymiş gibi yayıla yayıla oturamazsın  ya hani, yok arkadaş burada ayıpmış aman saygısızlıkmış yok efendim burası evim mi sanki, çekinceleri filan hak getire.Herkes öyle rahat, öyle kafasına göre ki Türkiye'de her an ne kadar da gergin, ne kadar da dışarı odaklı yaşadığımı anlıyorum o an. Aman bir şey derler, aman laf ederler aman ayıp karşılarlar diye diye nasıl da zincirlere bağlı yaşadığımı anlıyorum.
Biri bir köşede çıkarmış ayakkabılarını, toplamış ayaklarını koltuğun tepesinde oturuyor, diğeri boylu boyunca yatmış sevgilisinin kucağına sanırsın evinin oturma odasında. Öbürü koskoca adam uzanmış oturulacak yere uyuyor, bir diğeri oturduğu sandalyede onca insana aldırmadan kilotlu çorap giyiyor - :) şaka değil gerçek-
Bu rahatlık, umursamazlık sizi de sarıyor ister istemez ve aslında özgürlüğün bu olduğunu hissediyorsunuz birden.
Düşünmeden hareket etmeyi, umursamadan sadece "anı yaşamayı" onlardan öğreniyorsunuz.
Güneşi karşımıza alıp, buz gibi biraları bir bir içip zevkten keyiften dört köşe kaç saat oturduk bilmiyorum.
Öylesine güzeldi ki her şey hiç bitmese derken akşam oldu.
O kumsala karşı koyamayarak bu defa kumların içinde bulduk kendimizi.
O an gerçekten tüm negatif enerjimi attığımı hissettim.
Çocuk gibi şenken yavaş yavaş gitme vakti yaklaşınca bir kez daha keşke kalsaydık bugün diye pişmanlıklar içinde dönüş yoluna geçtik.
Türk her yerde Türk lafını kanıtlarcasına dönüş tramvayında bilet almayıp arka kapıdan kaçak binişimiz güne son noktayı koydu:)
Biz öğrenciyiz olsun o kadar:)
Den Haag kesinlikle gidilmesi gereken şehirlerden biri, hele de Hollanda ziyaretiniz bahara ya da yaza denk gelmişse, o sahilde denize girmek kumsalda keyif yapmak eminim müthiş keyifli olacaktır.
Ve görünen o ki bir hayli de yeni yapılanma vardı sahilde, gün geçtikçe daha güzel bir yer haline gelecek eminim.
Olur da Den Haag'dan geçerse yolunuz kesinlikle Buddha Lounge'a oturup Bucket Corona'nızı söyleyip ayaklarınızı uzatıp öylece saatlerce oturmalısınız.Belki tavsiye için beni hatırlayıp bir tane de benim için içersiniz :)Utrecht'e geldiğimizde aklımızda hala Den Haag vardı, bir daha kesin bir daha diyerek yurtlarımıza dağıldık.





































9 Ekim 2011 Pazar

Part 6 - Volendam

Keyif Şehri !
Volendam için bu iki kelime sanırım yeterli olacaktır. Birkaç kişiden duyarak biraz da o günkü güzergahta en yakın uğranabilinecek yer olduğu için Volendam'a düştü yolumuz.
Eminim ki Hollanda'ya gelen ya da burada yaşayanlar için çok sık tercih edilen bir şehir değildir Volendam ama bence kesinlikle görülesi, hatta bir iki gün kalıp kafa dinlenilesi bir yer.
Volendam, daha ilk andan insana huzur veren bir yer gibi geldi bana.
Biraz Çeşme'yi hatırlattı nedense bana, ya Çeşme'yi özlediğimden ya da keyifli limanından olsa gerek.
Uzunca bir limanla karşılaşıyorsunuz, merkezden içeri doğru ilerlediğinizde.
İstanbul'dan gelen bizler için o maviliği görmek, günler haftalar sonra yatların demirlediği limanla karşılaşmak paha biçilemez oldu :)
İnsana ilk bakışta oğlum bu deniz ya baksana ucu bucağı yok dedirten şey sonradan öğreniyoruz ki "IJ Gölü" sadece :) 
Kıyı boyunca yürüdükten sonra deniz ürünlerini gördüğümüz, ayak üstü bir şeyler yiyebileceğiniz bir yer dikkatimizi çekiyor, bizim taksimde sıralanmış fast food dükkanları gibi düşünün, ama içerde sadece deniz ürünleri var. İstediğiniz şeyi seçip önündeki masalarda ayakta yiyip bir güzel karnınızı doyurabiliyorsunuz.
Buraya geldiğimizden beri balık yememiş bizler tabi durmayıp dalıyoruz içeri,uzun süre ne yiyeceğimize karar veremeyip en sonunda ne tür olduğunu bilmediğimiz ekmek arası (sanırım 2 euro civarıydı) balığımızı enfes soslu karides tabaklarımızı (1-2 euro arası) alıp bir güzel balık ziyafeti çekiyoruz. 
Utrecht'de bulsak böyle bir yer diye iç çekip dolaşmaya devam ediyoruz ( sonra Utrecht'de değil ama Zeist'da aynı tarz bir yer bulduk bu arada, ucuz lezzetli balık tükebilicez artık )
Sahil boyunca sıra sıra cafeler, restaurantlar vardı. Maviliğin huzurunu karşıma alıp buz gibi bir bira içemeden döndüğüm için hala pişmanım.
Liman boyunca yürürken Hollanda'da yaşasam haftasonları kesinlikle kaçıp gelip kafa dinleyeceğim yer burası olurdu diye düşünmeden edemedim.
Çarşıyı dolandıktan ve limanda ayaklarımızı sarkıtıp waffle görevini de tamamlayıp Volendam'dan ayrıldık.
Kısa, keyifli bir gezi oldu bize.
Bir daha gidersem limana karşı oturup biramı içmeyi aklımın bir köşesine yazarak bir gün belki tekrar diyerek veda ettim keyif şehrine...





2 Ekim 2011 Pazar

Part 5 - Zaanse Schans

Hollanda'da olup da ünlü yel değirmenlerini, tahta ayakkabıların geçmişten bugüne tarihini ve yapılışını görmemek olmazdı diyerek bir cumartesi günü yollara düşüp " Zaanse Schans" adı verilen bölgeye gittik. Buraya gitmek için Amsterdam Central Station'ın hemen yanından kalkan otobüsleri yada yine aynı istasyondan bineceğiniz bir trenle Koog-Zaandij istasyonuna gidip oradan 15dklık yürüyüşle buraya ulaşabilirsiniz.
Beş kişi olmamız ve toplu ulaşımı kullandığımızda hemen hemen aynı paraya hatta daha pahalıya denk geldiği için araba kiralamayı tercih ettik.
Ancak hazır sırası gelmişken Hollanda'da "yabancı" olarak araba kiralamanın bir sıkıntısını paylaşmadan edemeyeceğim. Rent a Car'larda araba kiralarken herhangi bir sorunla karşılaşmıyorsunuz, herkes her zamanki gibi çok güzel ingilizce konuşuyor ve kolaylıkla arabanızı kiralıyorsunuz. Tek sorun herşey bittikten sonra kredi kartı hesap özetinize baktığınızda normalden fazla para çekilmesi ve yetkilileri aradığınızda "özür dileriz, yanlışlık olmuş fazla çekimişiz " bahanesiyle karşılaşıyorsunuz. Aynı durum iki kez başımıza geldi ve alnımızda salak mı yazıyor acaba şüpheleriyle yabancıları kazıklamaya çalışıyorlar düşüncesi arasında gidip geliyoruz hala. Ne yani ben kredi kartıma bakmasam incelemesem bir güzel beni soycak mısınız ? Üstelik de bunu yapan şirketler adı sanı duyulmuş AVIS, Sixt gibi iki büyük rent a car firması. Bu iki aynı olay bizi ne yazık ki burada araba kiralamaktan bir nebze soğuttu ancak çoğu zaman kalabalık olduğunuzda araba kiralamak daha ucuza geldiğinden zannediyorum ki arada sırada araba kiralamaktan başka seçeneği düşünmeyeceğiz.

Evet gezimize geri dönecek olursak ; Utrecht merkezde buluşup arabamıza atladık ve Zaandam'a doğru yola çıktık. Zaanse Schans, Zaandam yakınında tarihi yel değirmenlerini ve Zaanstreek'in dört bir yanında getirilen 35 tarihi evi barındıran masaldaymışsınız hissi uyandıran bir bölge.
Bir saatten daha az bir sürede gideceğimiz yere ulaştık, arabayla gelenler için büyük kolaylık sağlayan bir otopark mevcut, araba konusunda zorluk çekmiyorsunuz.
Sabah evden çıkarken kapalı ve soğuk olan hava oraya vardığımız saatlerde şaşırtıcı şekilde inanılmaz sıcak ve güneşli oldu. Soğuk havaya göre giyinen ben o an ne büyük hata yaptığımı da anladım ama geçti :)

Zaanse Schans'a adım attığım anda sanki bir film platosunda gibi hissettim kendimi. Bir tarafta sıra sıra uzanan Yel değirmenleri, diğer tarafta içine girip yaşamak için çıldırabileceğiniz şirin mi şirin tarihi evler. Hepsi beraber inanılmaz güzel bir bütünlük içindeydi.

Eski evlerden birçoğu farklı konseptlerdeki müze ev haline getirilmişti. Birçoğuna giriş ücretli olmakla beraber ücretsiz ya da küçük bir giriş ücreti alanlar da vardı.

Etrafı keşfe başladığımızda ilk olarak, çimlere kurulmuş bir alan gözümüze çarptı. Burada maketten bir inek hemen yanıbaşında taburesi ve ineğin altında süt kovası vardı. Sonradan anladık ki bu gelen ziyaretçiler için eğlenceli bir oyundu. Dileyen kişiler tabureyi altına çekip süt sağmaya başlayabiliyor ve bu işte ne derece yetenekli görebiliyorlardı. Sütü nasıl sağıyorlardı derseniz, ineğin meme kısmına plastiklerde süt monte edilmişti ucu da inek memesi gibi duran bir şeyle kapatılmıştı. Bir kum saati süresi veriliyordu ve süre sonunda ne kadar sağdığınız tartılıyordu. Biz denemedik ama izlediğimiz İngiliz amca bir hayli eğlenmişti :)


Yürümeye devam ederken, "De Catharina Hoeve" peynir evini görüp hemen içeri yöneldik. Bu ücretsiz girebileceğiniz müze evlerden biri. Eski peynir yapım ünitesinin sergilenmesinin yanında, içeride ünlü Hollanda peynirlerinden satın alabilir ve tüm çeşitlerini tadabilirsiniz. Peynir standlarının ardında duran kızlar yöresel kıyafetleriyle gerçekten çok şirin bir görüntü sergiliyorlardı. Ve peynirler, üzerlerindeki renkli paketlerle tadı ne olursa olsun beni al der gibiydiler ama hepsinin tadı için beni al dediğini söyleyemeyeceğim. Bazıları gerçekten yağlı ya da tadları bizim damak tadımıza çok uzak. Biz ki Ezinelerle, İzmir Tulumlarla büyüdük değil mi ama şimdi nasıl sever insan o peynirleri :)






Peynirlerden tadıp, Hollanda peynir çeşitliliği hakkında bilgilenip yürümeye devam ettik. Bu defa, içimizde  biri siparişle size özel günlerinizde harika konseptlerde pastalar yapan bir diğeri pastaymış kurabiyeymiş tatlıymış bunların hiçbirine asla hayır diyemeyen biri olursa " In de Gecroonde Duyvekater" Bakery Museum'a girmememiz işten bile değildi :) Girişte 1Euro gibi komik bir rakam ödeyerek içeri giriyorsunuz. Aslına bakarsanız içerisi için bu bile gereksiz bir miktar :) İçeride yıllar öncesinde kullanılan kurabiye kalıplarından tutun da , hamur karıştırma aletlerine, oklavalardan mikserlere, ölçü aletlerinden tarihi bir fırına kadar Bakery işinin bu bölgedeki gelmişi geçmişi sergileniyor kısaca. Benim en çok ilgimi çekenlerse en eski kurabiye kalıpları oluyor ama tarihi öncesinin duvar yazılarını hatırlattı nedense :)







İşte o kurabiye kalıpları, gerçekten de tarih öncesinden kalma gibi değil mi :)?




Buradan sonraki durağımız Hollanda'nın meşhur market zinciri Albert Heijn'nın müzesi oluyor.Burası da yine girişin ücretsiz olduğu müzelerden.Museumwinkel Albert Heijn, Albert Heijn'nın kuruluşu olan 1887'den günümüze kadar olan tarihini sergilerken bize de aslında en başta kahveci olarak piyasaya çıktıklarını öğretiyor. İçeride harika kahve kokusu eşliğinde dolaşıyorsunuz. Ve bu müzede benim için en can alıcı nokta tabi ki eski market ürünlerinin olduğu vitrinle eski Albert Heijn basın ilanları oluyor. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğundan basın ilanlarının fotoğraflarını çekemiyorum ancak eski ürünlerin dışarıdan birkaç fotoğrafını çekip teselli buldum:) 
Basın ilanları konusunda birkaç şey söyleyecek olursam, malesef hepsi Flemenkçe olduğu için içerikleri hakkında bir şey anlatamam ancak 1950-1960 arasındaki basın ilanlarında fazlaca yazı göze çarpıyor, uzun uzun cümleler, açıklamalar baktığınızda bir basın ilanından çok bir habermiş gibi geliyor insana. 
Ve son olarak Albert Heijn için 1887'den bu zamana uzanan bir başarı öyküsü diyebiliriz çünkü günümüzde Hollanda'da sıkça karşılaşabildiğiniz büyük bir market zinciri haline gelmiş haldeler.
Ve işte o eski ürünler ;


Zaanse Schans'daki gezimizin en eğlenceli kısmı ise bir sonraki durak olan "De Zaanse Schans"  Wooden Shoes Museum oluyor. Burası Hollanda 'nın meşhur tahta ayakkabılarının yapımını izleyebileceğiniz, onlarca çeşit tahta ayakkabıdan kendinize, sevdiklerinize hediye alabileceğiniz ve en etkileyici kısmı olan geçmişten günümüze tahta ayakkabı tarihini görebileceğiniz küçük bir müzeye sahip.
Kapıdan ilk girişte bu müzeyle karşılanıyorsunuz. Bazen gözlerimize inanamadık, bazen gülmekten kendimizi alamadık bazen benim olsa keşke diye iç geçirdik bazen de helal olsun arkadaş diye sırt sıvazlamak istedik :) 
Çok fazla yorum yapmaktanda fotoğraflarla ünlü tahta ayakkabıların geçmişini anlatmak en iyisi; 





Favorim bu kırmızı topuklu :)

Creativity!

























Onlarca model, onlarca farklı fikir onlarca farklı tasarım, tahta ayakkabı diyip geçmek biraz haksızlık olur anlayacağınız. Hollanda için tahta ayakkabılar bir sembol, tarih bence. Üstelik de hala bu ayakkabıları giyiyorlar, yani kaybolan bir gelenek de değil. 
Bu harika görsel ziyafetten sonra içeri ilerleyip tahta ayakkabı yapımını izledik. Gerçekten şaşırtıcıydı, dümdüz bir tahta kalıptan ortaya çıkan şeye bakınca vay anasını diyor insan. Elimde bir videosu da var ancak ben buraya öncesi sonrası hakkında ufak bir fikir verecek bir fotoğraf koyuyorum;


Yapımını da izledikten sonra kendinize bir tahta ayakkabı almak için ödenemeniz gereken 25-39 Euro arasındaki fiyat hiç de pahalı gelmiyor ne yalan söyleyeyim, ciddi bir emek var çünkü, değer !
Rengarenk, çeşit çeşit o modelleri görünce insan kendine çok zor engel oluyor cidden almamak için ama henüz vaktimiz var diyerek biz şimdilik almadık ama Türkiye'ye dönerken bir çift alacağımdan eminim :)

Şimdilik şirin mi şirin magnetlerle ve demo model olan tek bir tahta ayakkabıyla yetinip buradan da ayrıldık. Demo model,  workshop'da yapımını gösterirken yapılan ve en temel hali olan tahta ayakkabılar, her gösteriden sonra biten kutuya atılıyor ve siz 2Euro karşılığında bir tane alabiliyorsunuz. Ben de Hollanda'da olduğumuz süre boyunca üzerine notlar yazdırmak, gittiğim yerlerin tarih ve isimlerini yazmak için bir tane aldım, benim her zamanki hatıra toplama işlerimden bir diğeri işte =)

Buradan sonraki durağımız artık meşhur yel değirmenleri oluyor. Geçmişten bugüne 8 adet yel değirmeni kalmış, hepsi aralıklarla Zaan Nehri boyunca dizilmişler. Bunlardan "De Huisman", Mustard Mill / Hardal değirmeni, "De Gekroonde Poelenburg" Saw Mill / Testere değirmeni, "De Bonte Hen" Oil Mill / Yağ değirmeni, "Het Jonge Schaap" Saw Mill / Testere değirmeni, "De Hadel" Water Mill / Su değirmeni, "De Windhond" Grinding and Whetstone Mill / Öğütme ve bileyleme değirmeni , "De Zoeker" Oil Mill / Yağ değirmeni ve "De Kat" Paint Mill / Boya değirmeni.

Değirmenlere giriş ücretli olduğundan ve de her birine girmek çok değişik bir deneyim sunmayacağından -bize göre- biz bir tanesini seçip ona girmeye karar verdik. Ama siz illa ki hepsine girmek isterseniz, Zaanse Schans Information Desk 'den "Zaanse Schans Card" alarak hem bazı müzerele ücretsiz girebilir hem de yel değirmenlerinde ikinci üçüncü girişlerinizde %50 indirimli olarak ücret ödeyebilirsiniz. Tüm müzelere ve tüm yel değirmenlerine girmek isteyenler için bu tabi ki daha avantajlı bir yol. Bu kartın bedeli ise ; 
Adults € 9,50
Children 4-12 € 5,75
Children 13-17 € 6,75
65+ € 8,75 

Bu kartla ayrıca, oradakı hediyelik eşya dükkanlarında da çeşitli indirimlere sahip oluyorsunuz bu da ikinci bir fırsat sizin için, çünkü hediyelik eşya dükkanlarında gerçekten çok hoş şeyler var.

Biz "De Kat" / Paint Mill- Boya Değirmenini tercih ettik, neden derseniz açıkcası özel bir sebebi yok dışında çimlere kurulmuş balık ekmek satmaları ve bunun orada bir hareketlilik yaratması bizi etkilemiş olabilir :) 
İlk girişte parayı verdikten sonra hangi ülkeden olduğumuzu sorup, Türkçe rehber vermelerine şaşırıp heyecanla ilerledik. 
De Kat, dünyanın belki de geriye kalan en son boya yel değirmeniymiş.Bu değirmen, herkesin de bildiği gibi rüzgar sayesinde çalışıyor. 15 ton ağırlığındaki başlıkla pervane milini rüzgara yönelten değirmenci olmadan is hiçbir şey gerçekleşmezmiş.Değirmenci ayrıca değirmenin hızını yelkne ve levhalar yardımıyla ayarlayan kişidir.1780 yılı civarında yapılmış olan yel değirmeni 1959 yılında De Kat boya değirmeni olarak yeni bir hayat kazanmaya başlamış.On yıldan beri tekrar antik boya ve renk maddesi üretimi ve satışı yapılmaktaymış.
Ve işte De Kat Boya değirmeni ;







 Değirmenin en üst katına çıktığımızda daha önce yükseklik korkum olduğunu pek farketmediğimi anladım ya da tahta zemin ve yıllar öncesinde inşa edilmiş olması gerçeği o an için yükseklik korkusu yarattı bana :) Çok rahat olamamakla birlikte bir daha böyle bir şeyi deneyimleyemeyeceğimi düşünüp bol bol fotoğraf çekmeye çalıştım. Buraya çok fazlasını koyamıyorum çünkü içinde bizim olduğumuz kareler pek de ilginizi çekmez sanıyorum :)

De Kat'dan çok az fotoğraf karesi paylaşsam da masal gibi gelen bu yel değirmeni şölenine ait paylaşabileceğim daha fazlası var. İşte Zaanse Schans ;



















Hava bize cömert davranmıştı ve hep tekrarladığım gibi masal gibi gelen bu yerin tadını çıkarabilmiştik. Geri dönmek üzere otoparka dönerken birkaç sürprizle daha karşılaşarak keyifle bu geziyi sonladırdık. Bunlardan bir tanesi yöresel kıyafetler giymiş şirin mi şirin iki Hollandalı'ydı. Alan içerisinde dolanıp isteyenlerle fotoğraf çektiriyorlardı, tabi ki biz eksik kalmadık bu durumda hemen attık kendimizi önlerine. Öyle şirinlerdi ki size anlatamam:)

Diğer bir sürpriz yöresel kıyafetler içinde adeta bir tiyatro oynuyormuşçasına yöresel danslarını sergileyen dansçılar oldu. Dansçılar dediğime bakmayın, hepsi de yaşını başını almış teyzeler amcalardı. Ama öyle ustaca ve şirinlikle dans ediyorlardı ki dakikalarca izledik. Ve dediğim gibi yaptıkları müzikal tadında bir showdu resmen. Onlara ait bir video da elimde mevcut ilerleyen günlerde onu da ekleyebilirim ve o zaman demek istediğimi daha iyi anlarsınız :)




Ve son olarak ilk girişteki yerde dönerken bu defa yere gelişi güzel koyulmuş eski oyun araçlarıyla karşılaştık. Hepsi ziyaretçilerin denemesi için öylece etrafa yerleştirilmişlerdi. Hulahoplar, adını bilmediğim ama topaça benzeyen birkaç şey, hani upuzun bacakları olduğunu düşündüren sirkteki göstericilerin kullandığı şeylere benzeyen yürüme bastonları. Aramızdan bir iki kişi o bastonları denese de pek başarılı oldular diyemeyeceğim :) Ama oldukça eğlenceliydi :)

Ve böylece Zaanse Schans'dan fazlasıyla eğlenerek, ilginç değişik ve yeni'ye dair bolca şey gözlemleyerek ayrıldık. Hollanda'ya gelmişseniz, Amsterdam fantezinizin (!):) yanında bence buraya da vakit ayırıp burayı görmelisiniz. Hayatınızda bir daha kaç kere böyle bir deneyim yaşarsınız değil mi ama :)



Minik adamlarım

Yalnız...

Yükseliş*

Huzur

...

Balıkçı

"İstanbul"

"uzağa,daha uzağa..."

"Ufaklık"

"eski..."

"saklı..."

"Huzur"

"çocuk olmak"

"geride kalan..."

"mutluluk"

"bekleyiş"

"nostalji"