Pages

15 Ekim 2010 Cuma

*Geç

İmkansıza dair tonlarca hikaye dinleriz çoğu zaman. Kavuşulamayana, anlaşılamayan, vazgeçilene unutulana dair şarkılar, filmler, kitaplar...
Dibi görünen rakı şişelerinin devrildiği masanın sonu hep aynı kırık hikayelere tanık.
Ne çok insan biriktirmiştir keşkelerin kırıntılarını içinde. Ne çok insan şimdi elimde olsa da geri dönsemle başlayan cümlelerle pişmanlığı haykırıp çaresizliğe teslim olmuştur.
Ve kim bilir daha kaç kişi için gece üç beş nöbetleriyle sonlanacak hikayenin sonu...
Kürşat Başar'dan Başucumda Müzik adlı kitabı okudum geçtiğimiz günlerde.
Okumadım da adeta içine girdim hikayenin hikayeyi gerçek yaptım gerçeği hikaye.
Sayfalar tükenip de son bulunca hikaye, düşündüm, ya ben yazsaydım, ben anlatacak olsaydım o küçük kızın bisikletinden düştüğü anda başlayıp koskoca bir hayatı feda ettiği hikayeyi?
Bir solukta okuduğum o mektuplardan birini ben yazsaydım mesela;


 Eylül,

Günlerdir haber alamıyorum senden. Ne de alışmışım oysa. Yüreğim ağzımda, telefonun başında, sanki o yana bakmazsam çalarmışçasına çocukça inançlarla, duvar kağıdının her köşesini ezberlediğim gecelere, sabahlara... Ne çok alışmışım geceyi sabah sabahı gece yapmaya...
Şimdi sesin yok buralarda. Öylesine derin, öylesine can yakan bir sessizlik etrafta. Ara ara birileri konuşuyor yanı başımda oysa ben bir tek seni duyuyormuşum, bir tek senin kelimelerini anlıyormuşum yalnızca dudaklarına bakıp...
Hatırlıyor musun, gitme demiştim sana. Bir adım öteye bile gitme demiştim... Orada, hep olduğun yerde, en yakınımda yanı başımda kal demiştim. Söz vermiştin sen de bana, inanmıştım.
Küçüktüm ben, yürüdüğün yola yetişemeyecek kadar küçük. İlk kez düştüğümde ayaklarının ucuna kızarmıştı yanaklarım utançla. Gözlerine bakmak istemiştim de başaramamıştım önce. Sonra sen dikilip de karşıma, gözlerin gözlerimde, bakmıştım o anda, en derine, gözbebeklerine oradan tüm kalbine. Yaşam vardı orada, ezberim bozulmuştu benim unutmuştum tüm gerçekleğimi. Yalnız senin gerçeğin vardı artık. Yalnız sen vardın...
Gözlerin... Kısa derin çizgilerle altını çizili gözlerin... Küçüktüm ben, nasıl kapılıp gitmezdim söyle, gerçeği bulduğum o derinliğe. En başından bilmiyor  muydun  yanacağımı, en başından bilmiyordun gerçeğinde kaybolacağımı...
Uçurumdan atlarsa insan uzun sürmez boşluğa düşüşü. Üç mü beş mi 10 mu? En fazla kaç saniye alır sonsuza ulaşması? Benimki çok uzun zaman aldı. İçimdeki savaşlardan mı ayağımdaki prangalardan mı bilinmez çok uzun zaman aldı yere çakılıp da uykumdan uyanmam.
Uyandığımda yoktun sen, bunu da biliyordun elbette...
İzin verirler miydi? Esaretimden vazgeçip de geldiğimde sana, hazırım dediğimde umutla sen aynı esaretin içindeydin ya hani yıkılmadım o zaman da. Ah bu içimdeki bitmez umut öylesine sarmış ki tüm benliğimi yıkılmadım işte... Biter sandım, biter gider... Olur sandım, rüyalar gerçek olur sandım...
Zordu karar vermek, o küçük kızın büyümesi için çok zaman geçmesi gerekti. Kime anlatırdım ki bir mevsimde büyüdüğümü, bir mevsimde ruhumun nasıl da yaşlandığını...
Utancın tüm bedenime yayıldığı o anda, yanaklarım alev alev yanarken ve sen meydan okur bir edayla karşımda dikilip düştüğüm yerden beni kaldırmak için elini uzatırken, o an karar vermiştim ben, gözünde bir ışık olmaya. Baktığında bana, gözlerinin içini güldürmeye...
Zaman yetmez derdin hep, korkardın belki de. Zincirinden çıkıp kaderin birleştirsek yollarımızı kalır mıydık bir arada sorardın hep. O zaman veremezdik de cevapları, şimdi keşke hiç öğrenmeseydim diyorum o cevapları...
Hep aynı saatlerde uyanıyorum şimdilerde. Sanki sözleşmişçesine aynı saatlerde. Hep aynı yerde gözlerim, dedim ya çocukça umutlarla besliyorum yüreğimi. "Çocuk, özledim seni" derdin bazen, tarifi zor bir güven dolardı önce içime. Öylesine çok anlam yüklerdim ki bu üç kelimeye. Baba gibi, abi gibi, dost gibi ama en çok sevgi gibi gelirdi bana...
Yaşanmışlıkları biriktirmiştin sen, benim daha sayfalarım bomboşken. Gözlerinin altındaki o çizgiler yaşlılıktan mı sanıyorsun sen, anıların yolları onlar. Her biri ayrı hatıralara çıkan sokaklar onlar. Dile gelseler konuşacaklarmış gibi bakarlar. Hatıraların onlarcasını biriktişmiştin sen... Bundandı belki de sana böylesine tutkum, anlam veremediğim zaafım. Yıllarca beslediğim çocuk hırsım...
Seninle yürüdüğüm sokaklardan yürüyorum şimdilerde, sanki hepsi yabancı bana. Köşeyi döndüğümde ne göreceğimi bilmiyormuş gibi yürüyorum o sokaklardan. Her sokağın sonu aynı hatıralara çıkıyor oysa. Sen gittiğinden beri seninle orada buluşuyorum ben, sokaklara kazınan hatıralarda...
Geceleri çoğu zaman kokunu özlüyorum uykumun arasında. Sanki az önce ayrılmışçasına sen yanı  başımdan, burnumun ucunda duyuyorum o bildik kokuyu. Derin derin çekiyorum içime. Zaman hep azdı bize, hep sınırlar vardı, hep gidelecek yerler, dönülecek evler... Şimdi anlıyorum ki hiç doyasıya içime çekememişim o kokuyu tıpkı doyasıya bakamadığım gözlerin gibi o da yarımmış anılarımda.
Ne çok severdim yüzüne bakmayı, en çok da sen uyurken. Sen hiç bilemedin ama, ezbere bilirdim yüzünü, saçlarınının bitip de hayranı olduğum o gözlerinin başladığı yeri, dudaklarını, dudaklarının bittiği yeri, sırf ben seviyorum diye kesmeye kıyamadığın sakalını. Sahi şimdi de öyle mi? Geçirdiğin yıllara inat çocuksu kıvrımını kaybetmeyen dudaklarını çevreleyen serseri sakalın, hiçbir zaman aynı yere bakamayan aceleci gözlerin, yaramazlık yaptığını haykıran tebessümün hala aynı mı? O bildik, o tutkunu olduğum yüz hala aynı mı?
Yoksun ya şimdi, ben tutunmaya çalışıyorum hayata.
Anlamam gerekenleri çoktan anlamış, kabullenmem gerekenleri kabullenmiş direniyorum ben.
Ömrümün dönüşü olmayan en zor yolundayım ben. O küçük kız hala içimde, bazen kollarınla sımsıkı sarmanı özlüyor sadece. Çoktan vazgeçtim kurulan tüm hayallerden, seninle yalnızca gerçeği yaşadım ben, gerçeğim bu defa da buysa eğer kabulüm...
Yeter ki kocaman yürekli adam sesini ver bana, devam edebilmek için, arkamda bırakıp adım atabilmek için sesini ver bana...



Ben böyle anlatırdım küçük kızla yıllarını tüketmiş adamın hikayesini...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder


Minik adamlarım

Yalnız...

Yükseliş*

Huzur

...

Balıkçı

"İstanbul"

"uzağa,daha uzağa..."

"Ufaklık"

"eski..."

"saklı..."

"Huzur"

"çocuk olmak"

"geride kalan..."

"mutluluk"

"bekleyiş"

"nostalji"